BLOG:gokhan tuncisler

0 yorum var - 02 Haziran 2008 17:23

SERBEST DÜŞÜŞ
Gökhan Tunçişler / Bodrum- iskele meydanı

SANAT + POLİTİKA = GÜÇ

Bir ara şöyle bir rivayet vardı duyduğum, Beatles Türkiye’de konser vermiş. Adı üstünde rivayet hatta konser İzmir’de olmuş ama tanık olan kimseyi bulamadım, kendi ailem bile beni kandırıyor olamaz herhalde. Neyse aslı astarı olmayan bir haber, yıllardır duyarım. Gelmek istediğim konu şu 60’lı ve 70’li yıllarda Türkiye’de müzik ortamında ciddi bir potansiyel vardı ve dünya müzik piyasası ile eşdeğer kalitede müzik yapılmakta idi fakat Türkiye’de tam anlamıyla oturmuş bir sektör olmadığından sanatçılar kendi çevrelerinde işi kotarmaya çalışıyorlardı buda çok ileri adım atmalarını engelliyordu. Erkin Koray, Moğollar, Barış Manço, Cem Karaca vs.. gibi isimler yurt dışında birçok insana seslerini duyurmayı başarmıştı. Bugün sektörde harcanan tonla paraya rağmen hala yurt dışında albüm yapamayan müzik sektörünün kurbanları ,yaptıkları müziğin kalitesizliği yüzünden ülke popülaritesini de ayaklar altına aldılar.
Tabi ki buna en büyük etkenlerden biride ülke politikasıdır ,geçmişe bakıldığında darbeler yaşanmış ,ekonomik sıkıntılar çekilmiş fakat bunu fırsat bilen dolandırıcılarda ortalıkta türemeye başlamıştı ,1970’li yollara bakıldığında sanat alanında birçok başarılı iş ortaya çıkmış müzik sektörü rock ve pop müzikte atılım yaparken sinema ve tiyatro da aynı kalitede çizgisini bozmamış çok başarılı yönetmenler,oyuncular ve tiyatrocular yetişmiş. Bu isimleri saymakla bitmez tabi ama bazılarını bir hatırlayalım ; Ajda Pekkan, Neşe Karaböcek , Füsun Önal, Ömür Göksel, Berkant, Yeliz, Tanju Okan,Mavi Işıklar, Beyaz Kelebekler,Volkanlar,Apaşlar,Cahit Oben sayacağımız birkaç isim.

Fakat 80’li yıllara gelindiğinde olayda birtakım değişiklikler yapılmaya başlandı ,darbenin getirdiği yoksulluk ve İstanbul’a artan göç değişik talepleride beraberinde getirdi. Sinema sektörü sokaklardaki cinsel tacizi azaltmak için erotik filmler çekmeye başladı ve tiyatroda bundan nasibini aldı, müzik ise o dönemler Beyoğlu’nun arka sokaklarındaki yada İMÇ denilen yani Unkapanı’nda bulunan plakçılar çarşısında sektörleşmişti, bu işlerin başındaki patronlarda gazino ,pavyon sahipleri yada güneydoğudan gelen toprak sahipleri idi, hal böyle olunca kültürel bir değişimde kaçınılmazdı. Eskinin pop sanatçıları birden gözden düşmüş yada türkü ve arabesk müzik yapmaya zorlanmışlardı, birçoğu da bunu yapmak zorunda kaldı çünkü tek kazançları müzik yapmaktı fakat İstanbul’daki potansiyel bu müzik için az olduğundan kırsal bölgelerden türkücü ve arabesk söyleyen kişiler almaya başladık ve İbrahim Tatlıses ,Müslüm Gürses, Emrah, Ceylan vs. birçok yeni yüzle tanıştı Türkiye .
O yıllar en acı olaylardan biride artık plak basımının iptali oldu, kaset daha ucuz ve maliyeti az olduğundan bu yöne kayıldı ve korsan müzik sektörüde bu şekilde başlamış oldu. Bu arada dünyada hala yeni çıkan sanatçıların plakları da basılmakta. O dönemler arabesk müziği eleştiren entelektüel kesim bugün baktığımızda tekrar popülarite kazanan bu müzikle eğlence mekanlarında kurtlarını döker vaziyette görülür, rock müzik diye lanse edilen ama uzaktan yakından alakası olmayan Duman grubuda arabesk müzik yapmaktadır, bunun sebebi Türk insanının ne yazık ki müzik kültürünün olmayışıdır ve farklı müzik tarzlarına adapte olması çok zordur. O sıralar TRT ise Eurovision ile yurt dışında ülke prestijini kurtarmak için çaba sarf etmekte idi ,ama ne yazık ki olayın politik bir yarışma olduğunu biraz geç anladılar fakat ısrarla hala yarışmaya önem vermeye devam ediyorlar ve bizim gruplarımızda telef oluyor bu sayede. Avrupa müzik sektöründe plak şirketlerinin anlaşmalarında bir madde bulunur ´´ hiçbir şekilde Eurovision şarkı yarışmasına katılmayacaksın ´´ bunun sebebi firmanın prestij kaybetmesidir. Bizde Sertap Erener 1. olduktan sonra Avrupa’ya albüm için gitti ve aynen geri döndü ve artık Türkiye’de de müzik yapmıyor aynı olayı diğer seneler katılan gruplarda yaptı ve şu an hiçbiri piyasada yoklar, bu yüzden eskiden beri bildiğim ve iyi müzik yaptıklarına inandığım Mor ve Ötesi’ne de bundan sonraki hayatlarında başarılar diliyorum.
Yurt dışındada olay bu şekilde işliyor, bugüne kadar dünya pazarında ün yapmış birinci hatırlıyormusunuz?
1974 yılında İsveç’i temsil eden Abba grubu dışında dünya pazarına girmiş hiçbir grup olmadı,hatta kendileri geçtiğimiz yıllarda platinyum plak alarak dünyada en çok satan albümler arasına girdiler.

Türkiye’de sektör hala aynı kafa ile işliyor ,ortalama 80 yıllık bir zaman dilimini düşünürsek bir tek sanatçıyı dahil dünyaya tanıtamamak çok ironik bir durum . müzik ile ilgili olanlar bilir Amerika’da Atlantic Records’un kurucusu Ahmet Ertegün kimdir. 31 Temmuz 1923'te İstanbul'da doğan Ertegün, Büyükelçi Mehmet Münir Ertegün'ün oğluydu. Babasının görevi dolayısıyla İsviçre, Paris, Londra ve Washington'da eğitim gören Ertegün, 1947 yılında dişçisinden 10 bin dolar alarak kurduğu Atlantic Records'u dünyanın en önemli müzik şirketleri arasına sokmayı başardı. Keşfettiği dünyaca ünlü sanatçılardan bazıları ise şunlardı; Ray Charles, Big Jue Turner, Ruth Brown, La Vern Baker, The Clovers, The Drifters, John Coltrane, Ben E. King, Bobby Darin, Sonny & Cher, Aretha Franklin, Otis Redding, Solomon Burke, Wilson Pickett, Led Zeppelin, Eric Clapton, Crosby Stills Nash & Young, The Rolling Stones, Bette Midler, Roberta Flack, Phil Collins bulunuyor. 14 aralık 2006 yılında hayata gözlerini yuman dünyanın efsane isimlerinden biri tüm dünyada saygı ile anıldı. Ve Arif Mardin London School of Economics'te iş idaresi eğitimi aldi. Daha sonra Berklee Koleji'nde müzik eğitimi gören Mardin, Qincy Jones bursunu kazandı. Kariyerine 1963 yılında Atlantic Records şirketinde Nasuhi Ertegün ile çalışarak başlayan Arif Mardin, aynı şirkete 1969 yılındada başkan yardımcısı oldu.Ahmet Ertegün ve yapımcı Jerry Wexler ile birçok projede birlikte çalışan Arif Mardin, 2001 yılında Atlantic Records'tan ayrıldı ve kendi markası olan Manhattan/EMI Records için çalışmalara başladı.Mardin, şarkıcı Norah Jones’u bu dönemde büyük üne kavuşturdu. 40 yılı aşkın sürelik kariyeri boyunca 40 altın ve platin albüm ödülü kazanan Mardin, 15 kez aday gösterildiği Grammy ödülünü 12 kez kazandı.
Mardin, Bee Gees, Bette Midler, Diane Ross, Aretha Franklin, Barbara Streisend,Phil Collins, Jewel, Chaka Khan ve son olarak Norah Jones gibi çok sayıda ünlü sanatçıyla çalıştı, prodüksiyon ve müzik aranjmanlarını yaptı.Müzik alanında pek çok kez onurlandırılan Arif Mardin, müzik endüstrisine önemli katkılarından dolayı şubat 2001'de NARAS (National Recording Academy of Arts and Sciences) Yaşam Boyu Başarı Ödülü'nü de değer görüldü. 26 Haziran 2006'da kansere yenik düştü. Peki bu kişilerin hiç mi kafaları çalışmıyordu da Türkiye’den bir kişiye bile destek olmadılar?
İşte bu ve bunun gibi kişileri yada olaylara daha dikkatli bakıldığında ülkemizde aslında nasıl değerli insanlar olduğunu anlayabiliriz ,sadece biraz araştırma yeterli olur. Bugün müzik sektörünü elinde tutan insanlarda 70 milyonu basit ve ucuz işlerle kandıramaz hale gelirler . mesela Kral tv müzik ödüllerine bakalım ,başkada yok zaten. Kategorisi olmayan bir müzik yarışmasıdırki bunda da birinciyiz. Müzik yarışmasının mantığı farklı kategorilerde ödüller vermektir ama bizde sadece pop,arabesk ve son yıllarda rock müzik ten başka kategori yok ,sanırım ödül verecek kimse de kalmadığından iptal oldu artık .
Kültür ve sanat değişmez bir bütündür ,kimseye entelektüel olun denmiyor fakat içi boş şeylerle dolandırıldığınızın farkına varılması bile bir şeydir.

Kaliteli müzik dinleyin,iyi gelir.

0 yorum var - 15 Mayıs 2008 11:17

Rashit
Vokal: Adem Kurt
davul: Gökhan Tunçişler
bass : Tolga Koçak
gitar : Tolga Özbey

DİSCOGRAPHY
•Ugh'em All (Demo Kaset) (1993)
•Kangren (Demo Kaset) (1994)
•Rashit (Demo Kaset) (1995)
•Kadıköy'den Hareketler (7'ep- Fransa) (1996)
•Active Minds (Rippin' Trash, İngiltere) (1997)
•Sahibinin Sesi (Demo Kaset) (1997)
•Flagrants D'eli (Rippin' Trash, İngiltere) (1998)
•3rd World Planet (Rippin' Trash, İngiltere) (1998)
•Telaşa Mahal Yok (Kod Müzik, Türkiye) (1999)

0 yorum var - 15 Mayıs 2008 11:09

PUNK GLOBE MAGAZINE / LOS ANGELES
GÖKHAN TUNÇİŞLER

The lack of good rock music and musical culture in Turkey can be counted by the number Turkish bands known all around the world.I believe no one can count even to 3 about this subject.Its not that there is no good music or good musicians in Turkey,its beacuse of the producers and their very small vision.In 1960,1970 and 1980 Turkish democracy had been cut with a very sharp knife of the military.The people who were elected those years to the government was not that good either.This was the main reason fort he delay of the start of rock music in this country.Although Turkey has the tradition and musical taste of both Europe and Anatolia,it became hard for people to play music,listen to the good bands all around the world.Those fascist regimes closed nearly all the doors for Turkish people to improve their cultures.There were a couple of good Turkish rock bands during the second half of the 1960s. Cem Karaca,Moğollar,Erkin Koray,3 Hürel,Baris Manco and Mavi Işıklar were some of them.Some of the lyrics of these bands songs had protested the bad things happening in the country especially the politics.The roots of their style was the traditional Anatolian music,so they called the music they played as “Anatolian Rock”.The crisis in Turkey in those years made these young groups to make this kind of music and they gained a lot of attention.The number of these bands increased a bit during the 1970s.Bunalimlar (a.k.a Grup Bunalim) was one of the bands of the 1970s that had some punk spirit,although they were known by very few people.The lack of substructure was a handicap for rock music in Turkey to improve itself paralel with world.It also improved in a very wrong way especially in the second half of the 1970s.1980s was a decade in the country where pirate vinyls and casettes entered the secene.Rock based and punk influenced music suddenly lost strength and left its place to the disco scene and kind of bands which imitated Abba etc very badly.These bands were only making arrangements on the known melodies,also some of them stole too much from this and that.Although the musiacal substructure in surf music has its roots in Turkish/Arab music and bands like The Ventures,Dick Dale had been very succesful by making the surf music, Turkish bands continued to gain popularity by imitating.There was no uniqueness in anything and no soul.Late 70s and 80s was the period,where people were introduced to Punk Rock,Mod,Ska,Retro,Funk,İndie but nobody in Turkey were aware of this really.In 1968 TV broadcasting started in Turkey and until 1988-1989 there was only one channel.It was nearly impossible to follow the musical styles mentioned above and learn what they were about.1980 was the year that the worst militarist regime in the history of Turkey came to top.This took the less improved 20 years more back,those were very dark days.So many things changed in a very bad way and this went on until the late 80s.

0 yorum var - 15 Mayıs 2008 11:04

Eurovision’dan alınan 3.lükle bir gaza gelip tekrar TRT ekranına kilitlenmemiz,ardından Sertap Erener’in 1.lik zaferi ile sokaklara dökülmemiz ve son olarakda Athena ile Avrupalı duruşumuzu göstermemiz Sibel Tüzün’lede son buldu. Pop star yarışmalarından star adaylarına da pek gerek yok kime ne starı arıyoruz, Tarkan yeter bizlere. Bu arada insanların devlete yaptığı sms yardımları cabası. Bir kültür ve sanat dalı olan müzik Türkiye’de nasıl işliyor, kimler yönetiyor.

Kesin bir belge bulunmamakla beraber zamanında Pavarotti’yi Ankara Devlet Konservatuarı sınavlarından bırakmış olmamız yada Goran Bregovic ve Emir Kusturica’nın sığınma hakkı talebini geri çevirmemiz onların Amerika’ya yerleşip 1993 yılında Arizona Dream’i çekmelerine kadar uzanır. Ayrıca The Clash grubunun vokalisti Joe Strummer’ında Ankara doğumlu olduğunu hatırlatalım. Birçok alanda yolu Türkiye’den geçmiş olan yada doğan (sanatçı, doktor, mimar) gibi meslek grubundan insanların çoğu burada yaşamıyor artık.
Uzun yıllardır sığınma ve göç taleplerini doğu ülkelerinden yapıyor olmamız ülke kültürünü de bu açıdan değiştirdi, izlediğimiz filmlerden dinlediğimiz müziklere kadar,
müzik eğlendirmenin dışında bir ülkenin kültürünü de yansıtan bir sanat dalıdır, 1970’lerde iyi giden müzik sektörü 1980’lere geldiğimizde biraz değişti. Müziğin beşiği Unkapanı’nda bulunan İstanbul Manifaturacılar Çarşısı o dönem ülkemizde bulunan zengin Arap yatırımcıların yapımcılığında ve doğu kökenli prodüktörler sayesinde piyasaya rakkas tarzı birçok oryantal albüm kazandırdı. Bkz. (Pop Yallah)
Acıklı ve acılı geçen o yıllarda bizleri arabesk müziği ile tanıştırdı, işte İbrahim Tatlıses, Müslüm Gürses, Ferdi Tayfur ve Orhan Gencebay’ların dönemi başladı. Türk halk müziğinde de bu yönde değişimler başladı ve müziğin anlatımıda bundan nasibini aldı. O dönemler çıkan farklı tarzda müzik yapanlar ya hapise atılıyor yada sınır dışı ediliyordu, müzik tekelleşmişti. Allah Tarkan’dan razı olsun yabancılara ‘oynama şikidim ‘ demeyi öğretti. Sertap Erener’in kazandığı birincilikle de hala bir şey olmadığını bunun sadece 3. dünya ülkelerinin televizyon karşısında bir gecelik politik savaşı olduğunu anlamışızdır herhalde. Biz ingilizcede, almanca da, Japonca da müzik yapsak olmuyor, demek ki sorunu başka yerde aramalıyız. Avrupa’da Türk gecelerinde yada %80’ini Türk’lerin oluşturduğu konserler veren pop sanatçıları da burada basına Avrupa turnem var, Avrupalılar beni istiyor gibi açıklamaları biraz komik oluyor.
Alternatif müziğin ülkemizde yaygınlaşması sadece arabesk müziğin diesel kot ve adidas ayakkabı giymiş hali, dumanlı bakışlar ve seyirciye tavırda şovun bir parçası. Sözlere baktığımızda değişen bir şey yok sadece, gençler ve enerji dolular parada hala bahsettiğimiz adamların elinde. Bunların yanı sıra çok farklı soundlarda bir o kadarda kaliteli müzik yapan o kadar çok insan var ki, dertleri sadece müzik yapmak olan. Eskileri tekrar eden yeni gruplar ve yılda bir albüm yapmazsan kaybolacağın bir piyasada ne kadar kaliteli iş çıkabilir.
Kısa bir yazıyla anlatılamayacak kadar geniş bir müzik hayatı olan 12 kez Emmy ödülü sahibi ve geçtiğimiz ay kaybettiğimiz müzik adamı Arif Mardin’i kaç kişi tanıyor yada Ahmet Ertegün’ü, bu insanları araştırdığınızda neden dünya bizi dinlemiyor öğrenebilirsiniz. Müzik alanında paranın su gibi aktığı bu ülkede eksik olanı siz bulun.

gökhan tunçişler

0 yorum var - 15 Mayıs 2008 11:03

PUNK TAVRI;

John Graham Mellor namı değer JOE STRUMMER 1952-2002 Ankara doğumlu, fazla anlatmaya gerek yok öldükten sonra ülkemizde bir çok kişi zaten her yerde yazdı, punk müziğin bana göre efsane isimlerinden biri sadece yazdıklarıyla değil tavrıyla müzik tarihinde bir ikon olacak insan kendileri, en önemlisi kendini uyuşturucuyla genç yaşta bitirmemiş olması çünkü söyleyeceği bir çok şey vardı. Bir dergide okumuştum
Strummer’a sormuşlar punk tavrını açıklarmısın diye o da şöyle demiş; Bir bara girersin ve müziğin berbat olduğunu görürsün ilk yaptığım adamın yanına gidip müziği değiştirmesini söylemek olurdu, adamın fiziksel ve psikolojik durumuna bakmaksızın. Öyle içeri girip kendimi hasta ederek yirmi dakika oturmam, girip hastalığı teşhis edip tedavisinide yapar öyle çıkarım. Güzel demiş valla ama bunu Tarlabaşında bir meyhanede denemeyin orada punk falan dinlemezler yerler.

THE CLASH: 101’ers den Joe Strummer,London S.S den Mick Jones,Poul Simonon ve Bernard Rhodes(The Clash in menejeri)Keith Levene, Terry Chimes’den kuruldu. 1977 de ilk debut albümleri olan The Clash çıktı ve en çok satan yabancı albüm oldu. Bu albümden sonra Keith ve Terry gruptan ayrıldı ve davula Nicky’Topper’Headon geçmesiyle grup tam olarak yerine oturmuştu 2.albüm Give’em Enough Rope(1978) İngiltere listelerinde 2.sıraya kadar yükseldi 3.albüm London Calling(1979) sadece bana göre değil 80’lerinde en iyi albümleri arasında sayılmaktadır. Clash müziğinde reggae ve dub’a fazlasıyla yer vermekteydi ve dönemin önemli dub müzisyenleriyle çalışmışlardı ama bu hiçbir zaman punk rock müziğinden uzaklaşmalarına neden olmadı aksine bu soundları çok iyi harmanlayan başka grup da tanımıyorum. Politik tavırlarıyla sürekli bir etkinlikte boy gösteriyorlardı. İşçi partili olmaları ve o dönemler İngiliz hükümetiyle alt sınıf arasındaki gerginlik de Clash’in doğru zamanda sahnede olduğunu göstermekteydi.

Kasım 1980 de Super Black Market Clash ep’si aralık ta ise 3 cd’lik Sandanista! albümü yayınlandı ve sonra Glyn Johns’un prodüktörlüğünde Combat Rock (1983)albümü çıktı ve en iyi pazarlanan albüm oldu bu albümün satışına Rock the casbah ve Levi’s in almak için uğraştığı Should I Stay or Should I Go nun etkisi büyük ama grupta durumlar iyi değildi ve ayrılıklar başlamıştı Nicky’nin önceki albümden sonra ayrılığı ve bunda da Mick Jones’un ayrılışıyla Clash yavaş yavaş inişe geçmekteydi.Yeni elemanlar Vince White ve Nick Sheppard’la Cut The Crap(1984) albümünü çıkardılar ama bu sefer hesaplar tutmadı ve dağılma kararı alındı. Simonon daha sonra Havana 3 A.M adlı bir grup kurdu 1991 de bir albümlede son buldu, Mick Jones’un da Big Audio Dynamite adlı bir grubu vardı. Joe Strummer ise 1986’da Alex Cox’un yönettiği ‘STRAIGHT TO HELL’ ve 1989 da ‘MYSTERY TRAIN’(Jim Jarmusch) da rol aldı ve o sene ilk solo albümü Earthquake Weather’i yaptı son olarak reggae ve dub müziğine yakınlığından JOE STRUMMER & Mescaleros’u kurdu
Bu grupta Strummer’ın 101ers ten kalan rock’n roll soundu The Clash den punk vokali ile birlikte harmanlanmış dub alt yapılı bir müzik çıktı.

*Joe Strummer & Mescaleros-streetcore albümü *101ers-5 star rock’n roll albümü *’Should ı stay or should ı go’ 1992 yılında Levi’s reklam müziği olarak kullanıldı *The Clash ilk konserine 1976’da Sex Pistols’ın alt grubu olarak çıktı. *İlk plak şirketi British CBS *İlk single White Riot ‘listelere 12. sıradan giriş yaptı. *Complete Control single , dub müzisyeni Lee Perry ile kaydedildi

hi-5
1-GUNS OF BRIXTON
2-LONDON CALLING
3-COMPLETE CONTROL
4-I FOUGHT THE LAW
5-COMA GIRLS(joe strummer & mescaleros)

GÖKHAN TUNÇİŞLER

0 yorum var - 15 Mayıs 2008 11:01

Ders zili çalar ve öğretmen sınıfa girer (flütlerinizi çıkarın) işte çocukların müzikle ilk tanışması böyle başlar. Helvacıoğlu markası Milli Eğitim Bakanlığı ile 100 yıllık bir anlaşma yaptı yada çok yakın akrabalık ilişkileri var. Sınıfın bir köşesinde öğretmenin başında oturduğu, muhtemelen okulun ilk açıldığı tarihte satın alınan akordu bir defa yapılmış bir piyano durur ve ona dokunmak yasaktır, okul boyunca duyulan tek şey ses almak için duyduğumuz nota sesidir. Flüt eğitimi eskilerden gelen bir kültür olsa gerek (eğer hiç bir şey olamadın, çoban olursun) demeye getiriyorlar herhalde. Bende bu müzik derslerinde pek başarılı puanlar alan bir öğrenci değildim ama ortalama 15 senedir profesyonel bir baterist olmamın bununla bir ilgisi olduğunu sanmıyorum benim gibi bu sıralardan geçen ve bir şekilde müziğin farklı alanlarında çalışan insanların hepsi kendi başlarına aldıkları eğitim ve kültür doğrultusunda bir yerlere gelmişlerdir ama piyasaya baktığımızda bunun ne kadar sağlıklı olduğu ve devlet konservatuarlarının katı ve konserve zihniyeti de ayrıca tartışılır.

Eğitim olarak alamadığımız müzik kültürünü, sokaklardan yada televizyonlardan almamız bu ülkede yanlış. Tabi burada dinleyicilerde suç aramak doğru olmaz, haftada bir gündemi değiştiren hiçbir bilgileri olmadan yabancı müzik tarzlarını ülkeye sokup birazda üzerinde oynayarak televizyon, radyo, dergi ve hatta giyim tarzını da mağaza vitrinlerine getirerek, sektör patronlarının yeni bir şey yaptıklarını zannetmeleri, konuyu uzaktan takip eden insanlarında doğrusunu bilmediklerinden buna haklı boyun eğmeleri, müzik sektörünün bu kadar çok yozlaşmasına bir sebeptir. Türkiye’de televizyonlar insanların hayatlarını yönlendiren bir araçsa bunu değiştirmek gerek, ama bunlar fantezi olur tabi, mesela M. Ali Erbil’in bir kuş belgeseli sunması, Seda Sayan’ın bilim programı yapması yada İbrahim Tatlıses’in jazz geceleri adlı bir müzik programı sunması gibi. Eğer popüler sanatçılar izleniyorsa, sabah programlarını izleyen ve katılan insanlarda bu programların sonunda Lois Armstrong ile Neil Armstrong arasındaki farkı öğrenmiş olacaktır. Popüler piyasadaki bir çok sanatçının, bahsettiğim bu tarz kültürel programları sunmaları hem onları daha zeki gösterir, hem de izleyicileri dışındaki insanlarında saygınlığını kazanırlar. Sponsor kaygısıda yapmalarına gerek yok, çünkü onları ilgilendiren malzemenin satıyor olması, alim olmaları değil.

Türkiye’de her tür müzik tarzını doğru şekilde icra eden müzisyenler var, ama onları çok az kişi tanıyor ve bunun sebebi ise onların piyasaya girmek istemediklerinden değil, müzik patronlarının kendilerinden daha zeki ve işi bilen insanlarla çalışmaktan çekinmesinden kaynaklanıyor. Her zaman olan şey, çaresiz ve bilgisiz insanları daha kolay elinizde oynatabilirsiniz, eskiden beri konuşulan bir geyik vardır ‘’ seni büyük bir artiz yapacağım ‘’ aslında pek geyik değildir ve halada tutar bu laf, baktığımızda ülke artist den geçinmiyor. Bana bile kendilerine albüm yapmam için gelenler oldu, bunların içinde öğretmen, polis ve subay olan kişilerde vardı. Ünlü olma hırsı, ne sebeple olursa olsun kimseyi engellemiyor. Albüm yaptığım kimsede olmadı çünkü gelenlerin hepsi erkekti, Erol Köse’de Gülşen’i kapınca bize pek bir şey kalmadı doğrusu. Dünyadaki bütün müzik tarzları bir şekilde ülkemizde de yorumlanıyor ama insanlar isimlerinden başka bir şey öğrenemiyor, yapılan yabancı konserlerde 1-2 ay önceden döndürülen klip ve reklamla tanıtılıyor, müzik programı sunanlarda internetten aldığı bilgileri halka sunuyor, oda konu hakkında bilgi sahibi olmadığından başka programlarda da bahsedemiyor, gelen grup günü kurtarıyor eskiden takip edenler için ise unutamayacakları bir gece oluyor, devamı gelmedikçe ve bilgi verilmedikçe bu konserler boşuna yapılıyor. Kendi ülkende yapılmasına karşı olduğunuz müziklerin yabancı örneklerini getirmek sahtekarlıktan başka bir şey değildir. O zaman burada suçlu Helvacıoğlu değil onu bize zorla satan satıcıdır.

gökhan tunçişler

gokhan tuncisler hakkında:

17.11.1977 doğumlu, 30 yaşında. şu an yaşadığı yer İstanbul. müzisyen,yazar,prodüktör olarak çalışıyor.